Gerçi o şarkıyı ıslığımıza yerleştirilen, o günlerde seyrettiğimiz bir klipti ama... Müziği, sözü de kıvamlıydı doğrusu.
Welles siyah-beyaz klipte, fonda o şarkının eşliğinde satranç oynuyordu.
Ama... Satranç taşları, küçük (shot) kadehlerdi... Aldın mı, tek atışta içiyordun.
Çoban matıyla, 4 hamlede bitirirsen keyfe cila...
Yoksa kazanmanın mı, kaybetmenin mi bünyeye daha iyi geleceği, adamına göre değişirdi elbet.
Tam 16 taşı (“shot”ı) olan rakip zorluysa, müsabakanın “Yine mi güzeliz, yine mi çiçek” makamından seyretmesi de kuvvetle muhtemel tabi.
Zaman geçti...
O mu sığamadı şehrin koynuna, şehir mi onu bağrına basmadı... Bilemiyorum. İkisi de fazlasıyla mümkün.
Kaldıkları gecekondunun odunluğunda buldular onu.
Kirişe bağladığı iple noktalamış, minicik yaşamını... Sağ ayağıyla duvarın arasında bir okul çantası.
Diğer tarafta eski bir gaz tenekesi. İlkokul defterinden kopardığı kağıdı bırakmış, üzerine.
On iki yıllık biyografisi, titrek kalemiyle o küçük, yarısı yırtık kağıda sığmış:
“Beni köyüme kömün...”
Çetin Yetkin’
Mogan’dan tutulan aynalı sazanların, kaşık oltayla gözünden vurulan turnaların, Hüseyin Baradan bıyıklı yayınların el arabalarıyla “ibadullah” satıldığı sokakların çocuğuyuz.
“Belçikalının Yeri (Chez Le Belge)”nde gölden tutulan, ilk karşılaşıldığında tecessüs ve tereddüdü aynı anda uyandıran Kerevit’in kiremitle kafiye olduğu zamanlar yani...
Şimdi hepsi hikaye.
* * *
Göz menzilince bozkırdır Gölbaşı’ndan sonrası.
Biteviye süren o solgun, sarı sıcağı, dümdüz uzayan bir asfaltla trafik işareti gibi gösterir.
Konya Yolu’nda serap olmayan bir vahaydı eskiden Mogan; takdir edene...
Gümüş, eski bir rozetti, Ankara’nın yakasında.
Hacettepe Hastanesi’nde 19 yıl önce, 13 Temmuz’da veda etti hayata...
Kendi deyişiyle “ne kitapsız” olurdu hayat, “ne kedisiz”...
* * *
Özendi de onlara, “Göçmüş Kediler Bahçesi”nde:
“Kedilere benzeyebilseydik keşke. Öyle diyesim geliyor sık sık, bu son yıllarda.
Yaşadıkları anın iyicene farkındalar gibi. Bir şey bekliyorlarsa bir deliğin başında, onları oyalayıp oradan uzaklaştırmak pek güç.
Bildikleri bir yerde bildikleri bir iş görülürken, her gün seyrettikleri, kendilerince katıldıkları (anlayamadığımız, bakarak da bir işe katılınabilirliğidir) o işe sanki ilk kez bakacaklarmış gibi, uyuklamakta oldukları yerden kalkmağa üşenmeden gidip seyrederler yapılanları...
* * *
Daha önce yazmıştım... Adam yarım asırlık hayat yoldaşıyla sabırsızlıkla beklediği konseri izlemeye gidiyor.
Sevdiği, ortak keyifleri hala paylaşabildiği, Schubert’i her dem birlikte, huzurla ve çoğalttıkları bir hevesle dinleyebildiği, karısıyla...
Arkadaşlıkları, sohbetleri, hatta o zeminde cilveleşmeleri bile sürüyor. Güzel yaşlanmışlar sanki.
O konseri izlemeye gelenlerden farkları yok... Koltuklarına yerleşirken, oradaki herkes gibiler o an.
Herkes gibi konseri izleyip, evlerine geldiklerinde… Bir bakıyorlar ki, sokak kapısı zorlanmış. “Neyse... Buna canımızı sıkmayalım hiç” diye mırıldanıyor adam, başka bir şeylerin daha değişebileceği aklına bile gelmiyor.
Hayat, yaşlılığın, -her an- muhtemel öncü depremini meğer konser sonrasına saklamış.
Ertesi sabah kahvaltıda havadan-sudan sohbet ederken, “
“Ver elini öpeyim” diyor; uzattığı elinde kahverengi benekler, esmer lekeler, eriyen teninin saklayamadığı damarlar...
Önce eller yaşlanıyor belki de. Ve yavaşça onlar ölüyor, boşlukta can çekişerek...
Her kıpırtısı titrek, mütereddit... Sanki bir kelebek konsa eline, o teması bile dengesini kurmadan taşıyamayacak.
Elleri yamacındaki boş sehpada, -gördüğü- bir şeyleri arıyor.
Almaya çalışıyor, yönetemediği parmaklarıyla...
Ne aradığını, o boş sehpada ne(ler) gördüğünü anlatamıyor. Her şey yarım, her şey eksik, her yer flu.
Kelimeleri, kuramadığı cümleleri, ona artık yabancı, “çat-pat” gelen bir dilin bulanık haznesinde karıştırıyor.
İsteyemiyor.
Bançolu, gitarlı Joan Baezvari sanatçıların ardından sahneye, Tales of Ordinary Madness (Sıradan Çılgınlık Öyküleri) filminde Charles Bukowski’yi canlandıran Ben Gazzara çıkıyor.
Geceye, izleyicilere, koyu güneş gözlüklerinin ardından bakıyor. Bir kaç kez “Style” diye mırıldanıyor, önündeki mikrofona... Elindeki kese kağıdına sarılı içkisinden kuvvetli bir yudum alıp, devam ediyor:
“Stil herşeydir. Stil herşeye cevaptır...
Aptalca bir şeyi stille yapmak tehlikelidir. Ama tehlikeli bir şeyi stille yapmak... İşte ben ona sanat diyorum.
Boğa dövüşü bir sanat olabilir. Aşık olmak bir sanat olabilir. Sardalye konservesi açmak bir sanat olabilir. Ama çoğu insan bir stile sahip değildir ve çok az insan stili(ni) koruyabilir.
Kedilerin stilleri vardır. Köpekler de gördüm, bir çok adamdan daha çok stil sahibiydiler.
Hemingway, beynini bir av tüfeğiyle duvara yapıştırdığında, o da bir stildi...
Bazen insanlar size stil verir. Jandark’ın stili vardı. Yahya Peygamber, Sokrates, Sezar, Garcia Lorca...
Her heykelin bünyesinde bir tarih, bir anlam barındırdığını düşünürsek, seçilen heykelin “Tarihe Saygı Parkı”na denk gelmesi, aynı zamanda bize nazire olmalı...
Malum, tarihsel, dinsel, geleneksel olarak “heykel” ile geçinemeyen, hatta kavga eden bir toplumun ahfadıyız.
* * *
Osmanlı’da tek heykelcilik, mezar taşı, çeşme figürü, şadırvan filandır.
Yani taş süslemeciliği...
Anca giderayak rastlanır heykele.
Pargalı İbrahim Paşa’yla ilgili rivayetleri saymazsak, heykele ilk vize Abdülaziz’den gelir.
Ama