Erdoğan ve Koca günlerdir uyarıyor: “Maske, sosyal mesafe ve hijyen...” Bu üçlü medeni bir kişinin kolayca yerine getirebileceği önlemler ama olmuyor, olmuyor. Bırakın Türkiye’yi, Almanya’da bile yapamıyoruz. Haberlerde duymuşsunuzdur. Berlin’de Türk kökenlilerin yoğun olarak yaşadığı semtlerden Neukölln’deki bir apartmandaki 54 kişide koronavirüs tespit edilmesi üzerine mahalle karantinaya alınmış.
Bakan Koca’nın dediği gibi, kara göründü ama rehavete kapıldık birden, azgın dalgalar bizi atıyor.
Ülkenin ikinci bir dalgaya tahammülü kalmadı.
Bu önlemler, bilhassa da maske takmak artık ‘zorlama veya ceza’dan korkup değil gönüllü olarak yerine getirilmeli. Bu artık bir ‘vatan görevi’ olarak algılanmalı. Maske insanın kendisini değil, karşısındakini koruyor. Her kim ki maske takmıyor, o etrafındakilerin sağlığını tehlikeye atarak aramızda dolaşıyor.
Almanya, önceki günden itibaren Türkiye’yi de riskli bölge olarak kabul etmiş. “Geleni karantinaya alabilirim” diyor. Bu turizme darbe ama sadece Almanya’ya kızarak düze çıkamayız.
Onun için maske takmak, sosyal mesafe, hijyen için ‘vatan görevi’ diyoruz. Almanya’daki dostlarla konuşuyoruz. Almanya günlük bulaşı sayısını üç yüzlere indirmiş. R sayısı 0.7’lerde. Bize bakıyoruz, gösterge yukarı doğru...
1 Temmuz’da AB dönem başkanı Almanya olacak. Merkel ne yapacak bakalım. Bulaşı azaltmak için Türkiye için büyük bir sınama olmalı. Merkel, Almanya’da mesafe ve maske kurallarına uyulduğunu, ekonomik önlemlerin de etkisini göstermeye başladığını yineledi. Almanya’daki dostlarımız da teyit ediyorlar. Almanya’da postane işleten bir dostumuz “Kimseyi uyarmaya gerek yok. Bugüne kadar içeri maskesiz giren olmadı. Kimse ‘İdare et’ vesaire demiyor” dedi.
Unutmayalım ki gelecekte ülkelere not verilirken yeraltı zenginliği, doğal güzelliği, askeri gücü gibi kriterlerin yanı sıra salgın gibi tüm insanlığı etkileyen anlarda halkının davranışı, organize olup olamadığı, insanlığa katkısı da etkili olacak.
Zeytin ağaçları artık çiçekten daneye dönmek üzere. Dünyada en önemli zeytin-zeytinyağı merkezi burası; Ayvalık bir başka...
“Ayvalık tanıtım günleri mi” diye soracak olursanız, bu güzel kent artık bunları çoktan aşmış... Ayvalık’ın akılcı, üretken, paylaşımcı ve katılımcı projelerin peşinde olması gerekiyor. COVID-19’dan sonra ‘yarınki dünya’da tanınması gerekiyor Ayvalık’ın...
Ayvalık Belediye Başkanı, balkan kökenli Mesut Ergin, korona sonrası oluşacak turizm şekillendirmesinde öncü olmak istediklerini söylüyor. Belediye olarak geleceğin yeni yaşam biçimleri, tüketici profilleri ve talepleri doğrultusunda değişen ve gelişen dünyamızda ‘Model Ayvalık’ anlayışıyla, turizm sektörü ile el ele kalıcı projelere imza atmak istediklerini söylüyor. Ayvalık’ta ciddi bir proje ortaya atıyor.
Özetle, ‘zinde ve sağlıklı’ yaşamın altyapısına vurgu yaparken, Almanya’dan Türkiye’ye bu turizm projesini kazandırmak için gelen uluslararası turizmci, 45 yıllık Almanyalı Hüseyin Baraner, korona sonrası tüm parametrelerin Ayvalık için büyük bir nimet oluşturduğunu anlatıyor gazeteci ve siyasetçilere.
Türkiye’de pandemiden sonra ilk akılcı hareketin Ayvalık’ta başladığını söyleyen Baraner, gurme-sağlıklı beslenme konularının ‘değişen ve dönüşen’ yeni dünya piyasalarında çok verimli, kâr getirici ve güçlü bir sektöre dönüşeceğinin altını çiziyor.
TURİZM ALFABESİ
“Turizmin alfabesinin yeniden yazılması gerektiğini” söyleyen Baraner, eski söylemlerle, iddialı tahminlerle artık bir yere varılamayacağını; bunun yerine özellikle ‘ortak akıl’ ile geliştirilen sahici, saf, sağlıklı ve toplum ile paylaşılan projelerin çağının başladığını şöyle örnekledi:
“Müşteriler janjansız, süslemesiz, katkısız saf ve temiz ürünler arıyor artık... Hatta tabaktaki yemeğin nereden geldiğini bile artık öğrenmek istiyor. Tüm Anadolu toprakları turizm için doğal bir platform. Bu anlamda turizmde başlatılan ‘Model Ayvalık’ hareketi tüm sektör için yeni bir heyecanın başlangıcı olacaktır.”
“Beynin istediği ama vücudun yapamadığı şeye yaşlılık denir. Yaşlanma durumu, ister istemez beynin fiziksel olarak küçülme durumu. 60 yaşından sonra senede %4 oranında beyin küçülür. Elkhonon Goldberg, ‘Bilgelik Paradoksu’ kitabını yazdı bu konuda. Beyin uzmanı, kendi laboratuvarında yapılan bir çalışmaya gönüllü oluyor. MR’lar çekiliyor inceleme için, bir bakıyor beyni küçülmüş! ‘Ne oldu bizim beyine’ diye düşünüyor. Paniğe kapılıyor; ‘Beyin bu kadar ufalmış ama hala kararları ben veriyorum, projeler üretiyorum, gençlere bir şey söylüyorum aydınlanmış olarak geliyorlar’ diyor. Donanım bu kadar küçüldü de benim kafam nasıl hala çalışıyor diye düşünüyor.
Özetle yaşlanma dediğimiz şey biyolojinin doğal bir süreci, biyolojide bir şey varsa bunun bir faydası olmalı.
Hayvanlar aleminde bazı gençler bazı yaşlıları korurlar avcılardan. Sürü bir yere göçeceği zaman yaşlı, bilge olanlar uzun uzun bir yere bakıyor, yaşanmışlıkla nereye gidilir, yemin, suyun, şartların iyi olacağı yeri biliyorlar. İnsanlarda da yeni bir şeyler öğrenebilme kapasitesi zayıflarken parça parça bilgileri birleştirip onlardan büyük anlamlar çıkarabilme bilgeliği artış gösteriyor.
HEKİM, HAKİM, HAKEM
Bizim kültürde buna ‘hikmet’ deniyor. Doğru ile yanlışı birbirinden ayırabilme. Hekim, hakim, hakemlere dikkat edin çalıştıkları konular nevi şahsına münhasırdır. Davalarda, sağlıkta, maçlarda önüne gelen konu, bir daha asla aynı şekilde tekrar etmeyecek tek konudur. Bu üç meslek grubuna tekrarı olmayan bir konuda ‘içtihat’ yaptırıp karar verdiriyoruz. Bu insanların hepsinin bilge olması gerekiyor. Bu yetenek yaşanmışlıkla olur, diplomayla olmaz, beynin böyle bir özelliği var.
Bugün dünyadaki gelişmiş ülkeler başta olmak üzere yaşlılarımızı bakımevlerine kapatıyoruz. Onları eve kapatıp her nesilde hayatı yeni baştan öğrenmeye kalkıyoruz. Bu da bize çok vakit kaybettiriyor.
İslam literatüründe de vardır ‘Yaşlılarımız olmasa belalar üstümüze yağmur gibi yağacak’ diye...
O bilgelikten istifade etmeyi unutmamamız gerekiyor.”
“2019 Ağustos’unda fındık sezonu TMO’nun 16.5 TL’lik fiyatı ile başladı. Kabuklu fındığın 26 liraya kadar çıkması da bir ‘rekor’ sayıldı. Üretici ciddi para kazandı diyebiliriz buna... Ancak küresel firmalar hemen piyasada ‘oyunlar’dan geri kalmadı ve fiyatları düşürmek için çeşitli manipülasyonlara yöneldi. Nitekim fındığı 20.5 TL’ye kadar düşürmeyi de başardılar.”
YENİ SEZON
Evet, yeni sezon sıkıntılı süreçten 2.5 ay sonra başlayacak. Bu sürece kadar pandeminin etkisiyle ciddi bir ‘dalgalanma’ yaşandı piyasalarda. Aslında bu son 10 yılda yaşanmayan ‘iyi’ bir pazardı... Pazarın gelişmesi hangi koşullara bağlı diye sorarsak, en büyük etken ihracat da oldu. Tabii bunun arkasından da ‘rekor’ geldi.
Yöre uzmanlarının hesaplamalarında, bu yılki rekoltenin 550 bin ton civarında gerçekleştirileceği belirtiliyor. Bu durum hava şartlarının uygun olmamasına bağlandı. Bölgede fırtına, dolu ve yağmur nedeniyle dört mevsim yaşandı ve fındık rekoltesinin düşük olacağı hesaplandı. Koronavirüs Avrupa’da fındığa bağlı ürünlerin ihracatında talep patlamasına neden oldu. Özellikle fındık ezmesine aşırı talep oldu, stoklar eridi. Bu yılki rekoltenin 620 bin ton olarak başlayacağı açıklanmışsa da gerçek rekoltenin 550 bin ton olarak gerçekleşeceği belirtiliyor.
MHP Ordu Milletvekili Cemal Enginyurt, pandemiden ve işçi sıkıntısından dolayı fındığa bu yıl 24 lira istedi. Bunun nedeni TMO’nun fiyatının 24 liraya kadar çıkarması oldu. Fındık brokeri Osman Çakmak fındık fiyatları ile ilgili şöyle bir hesap yapıyor:
“Geçen yıl fındık 16.5’dan açılınca 21-24’e kadar satıldı. Serbest fiyatlara kadar 26-28 fiyat buldu... Kaliteli Giresun fındığı ise 28 liraya kadar çıkabilir beklentisi var.”
TOPRAK BAYRAMI’NI BÖYLE KUTLUYORUZ!
Atatürk’ün üzerinde titrediği konulardan birinin dilimiz Türkçe’nin kendi benliğine kavuşması, güzelleşmesi, zenginleşmesi olduğunu söyleyen Ertürk, onun dilimiz için söylediği unutulmaz özdeyişi hatırlatıyor: “‘Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır’. 1932’de TDK kurulur. Özgürce çalışabilmesi için yönetime bağlanmaz. Atatürk, TDK’nın harcamalarını kendi gelirlerinden karşılanması için bir vasiyetname düzenletir.”
TDK, 1983 yılında Kenan Evren tarafından bir devlet dairesine dönüştürülürken, o amaçları benimsemiş kişilerce Dil Derneği’nin kurulduğunu ve eski TDK’nın boşluğunu doldurmaya çalışıldığını anlatan Nusret Ertürk, Konfüçyüs’e (551-479) söz verilmezse konunun eksik kalacağını anlatıyor:
Bilgeye sorarlar: “Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsanız ilk ne yaparsınız?”
Konfüçyüs, “İlk dilden başlarım” diye söze girer:
“Çünkü dil kusurlu olursa sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa yapılması gereken işler doğru yapılamaz. Görevler yapılmazsa töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa adalet yanlış yola sapar. Halk şaşkınlık içine düşer. Hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”
Anlaşıldı mı? TDK yöneticileri, onlara emir verenler, yazım kılavuzunu basmamakla ne yapmak istiyor.
GÜNÜN SÖZÜ
PARTİ KOLLUĞU
Önce Kıbrıs Türklerine başsağlığı diliyoruz. Rumlara karşı mücadelede ilk bayrağı açan Dr. Fazıl Küçük’ün nasıl Adıyamanlı olduğunun öyküsünü aktaracağız.
Bundan üç hafta kadar önce Sakarya Üniversitesi’nde öğretim üyesi dostumuz Prof. Dr. Mehmet Sait Doğan ile konuşurken, bize “rahmetli Fazıl Küçük’ün nereli olduğunu” sordu. Biz de “Kıbrıslı” deyince, “Dinler misin?” dedi.
Tesadüf bu ya... Doğan’ın söyledikleri şöyleydi:
“Tarihçi ve sosyolog, yakın da akrabamız olan Muharrem Tekbaş’ın yaptığı araştırmalara göre Dr. Fazıl Küçük’ün, Adıyaman’a 26 kilometre uzaklıktaki Pınaryayla (Artan) köyünden, Abdülhamid döneminde Kıbrıs’a gönderilen Mehmet Hüseyin’in oğlu olduğunu tespit ettik. Bizim de akrabamız olan Fazıl Küçük, Türkiye’de tıp okuyor. Biz henüz buraya kadar biliyoruz. Sosyolog Muharrem Tekbaş bu bilgiyi ortaya çıkarınca KKTC’ye davet edildi. Köy halkımız ve Fazıl Küçük’le akrabalık bağlarımızı daha sağlam bir şekilde öğrenmiş olacağız.”
Küçük’ün eşi Süheyla Küçük, 30 Temmuz 1925’de Lefkoşa’da doğmuş. Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kurmasında eşine yardım etmiş, kadınları örgütlemiş.
GÜNÜN SÖZÜ
“Büyük ve küçük devletler arasında arasındaki ittifak, kurt ile kuzunun dostluğuna benzer. Kurdun kuzuyu yemesiyle sonuçlanır.” Cemal Abdülnasır
Artan neresi?
Önce ne olduğunu anlatalım:
Akarca sahilinin yanı başına çok büyük ölçekli bir mendirek ve devasa bir balıkçı barınağı konulmak isteniyor. Yazlıkçıların olmadığı, salgın nedeniyle kimsenin de evlerinden çıkmadığı tarihte (3 Nisan-15 Mayıs) bu proje, çevre ve şehircilik müdürlüğü tarafından Bayraklı’da askıya çıkarılıp ilan edilmiş!
Herkes şokta tabii... Proje incelendiğinde çok büyük bir yatırım olduğu anlaşılıyor. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı dosyasında “karadaki kaplama alanı 117 bin 683 metrekare, denizdeki alanı 59 bin 352 metrekare, barınak 30 bin 355 metrekare ve anrojman 27 bin 930 metrekare” olarak gösteriliyor. Dalgakıran, çeker yerleri, balıkçılar için idari bina, balıkçı lokali, soğuk hava deposu, balık satış yeri olan, birçok deniz canlısına ev sahipliği yapan Akarca’ya giden yolun altyapısının ne hale geleceğini taş ve çimento malzemesi ile hesap etmek zor.
Aile site ve yazlıklarında 505 balıkçının barınacağının açıklanması, Akdeniz’de balık üretilmeye mi başlanıyor sorusunu akla getiriyor!
Böyle büyük bir projenin Sığacık körfezinin endüstriyel bir deniz olmasının önünü açacağı anlaşılıyor. Demek ki orkinos ve balık çiftliklerince de kullanılacak bölge. Seferihisar Belediye Başkanı İsmail Yetişkin, Akarca ile ilgili kaygılarını şöyle anlatıyor:
“Yer seçimine gösterilen tepkilere katılıyorum artık. Süreçte belediyeden görüş ve katkı talep edilmedi.”
Anımsatalım: İzmir Valiliği geçen yıl projede “ÇED raporu gerekli değildir” kararını vermiş. ‘Kafa karıştırıcı’ bir sürü ifade karşısında Akarcalılar hayli tepkili... Bu nedenle yargıya gidiyorlar. Vekâlet verdikleri dosyadaki imza sayısı 200’ü bulmuş... Bu yüzden seslerinin hiç dinmeyeceğini söylüyorlar.
Bu ülkeye acıyalım!
Zeytinyağı ve balık ‘cennetidir’, balık çiftlikleri ile Türkiye’ye döviz getirmektedir.
Şimdi Milas’ın mahallesi durumundaki Kıyıkışlacık’ta ‘yükleme boşaltma limanı/iskelesi projesi’ gerçekleştirilmek istenmesi herkesi ayaklandırdı. Bununla yaşam alanlarında huzur ve sükun bozulacak, ekolojik dengeler altüst olacak. Seramik madeni taşıyan yüzlerce TIR’ların yaratacağı gürültü kirliliğini ve tozu ise hiç sormayın, ağlarsınız. Vesselam Kıyıkışlacık, Zeytinlikuyu, Boğaziçi, Güllük’te balıkçılığa, turizme, çevreye, doğaya, ayrıca arkeolojik sit alanı olduğundan kültür varlıklarına verilecek zarardan dolayı, bu projeye onay ve ruhsat verilmesine karşı çıkan köylüler diyor ki:
“Bu mesele sadece körfezin değil, ülkenin meselesidir.”
Doğa ve tarih katliamına karşı ‘Mandalya Çevre Platformu’ imza kampanyası açtı, buna yazlıkçılardan da büyük katılım oldu.
GÜLLÜK’E TAM İHANET
Güllük Körfezi’nin (Mandalya) doğa ve tarih katliamından kurtulması için başta Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Muğla Valisi Esengül Civelek, Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Osman Gürün, Milas Kaymakamı Eren Arslan ve Milas Belediye Başkanı Muhammet Tokat ve Milaslı İl Tarım Müdürü Barış Saylak’a ‘kurtarma’ için çok görev düşüyor diyelim.
Bu konuda daha yazacaklarımız var.
GÜNÜN SÖZÜ