Yasemin Boran

Yasemin'ce

29 Mart 1998
İntiharın farklı boyutlarıHayat ve ölüm. Birbirinden gizemli iki sözcük. Ve bu sözcüklerin taşıdığı anlamların yükü anlayış sınırlarını zorluyor. Kavrayışımızı aşıyor ve düşünceler kilitleniyor. Düşüncelerin kilitlendiği yerde intihar fikri doğuyor. Düşünerek varılan bir sonuç gibi görünüyorsa da intihar fikrini doğuran asıl etken ‘‘duygular’’.Duyguları besleyen düşüncelerin olmadığı söylenemez elbette. Hatta bu düşünceler kimi zaman son derece asil ve seçkin gibi görünebilirler. Soylu amaçlar uğruna canını feda etmeye hazır ‘‘kamikaze’’leri bilmeyen yoktur. Ya da geleneklerine bağlı Japonlar'ın ‘‘harakiri’’ adıyla bilinen eylemleri, intiharın bir başka boyutudur. Farkında olarak, bilerek ve isteyerek ölümü seçmenin, hayattan vazgeçmenin adı ‘‘intihar’’dır. Bu tanımlamaya göre intiharı bir kaç sınıfa ayırmak mümkün. Örneğin;Yüce bir amaç uğruna intihar etmek, geleneklerin emrine uyarak intihar etmek, kirletilmiş benliğin temizleneceğine inanarak intihar etmek, dünyanın ve hayatın kişiyi mahkum ettiği saplantısına kapılıp bundan kurtulmak için intihar etmek, hayatı anlamsız ve pis bularak intihar etmek, kişi ya da olayları cezalandırmak maksadıyla intihar etmek, hayattan istediği ve beklediği hiçbir şeyin bulunmadığına kanaat getirerek intihar etmek.Bütün bunlar farklıymış gibi görünse de, hayatı ve dünyayı belirli ve tek bir açıdan algılayıp değerlendirmek sonucunda oluşan intihar nedenleridir. Açık seçik bir düşüncenin ürünü gibi gözükseler de duyguların ele geçirdiği tek bir düşüncenin kişiyi ya da bir topluluğu ele geçirmesinden başka bir şey değildir. Cesaret, kahramanlık, saygı gibi motiflerle süslenerek şişirilen duyguları, zekanın ürünü gibi göstermek mümkündür. Halbuki zekanın olduğu yerde intihar bulunamaz. Zeka, olayları ve dünyayı tek bir boyuttan algılamaz. Tek bir açıdan değerlendirmez ve tek bir düşünceden harekete geçmez. Zeka, hayatın bir çok boyutu olduğunun farkındadır. Göremese bile, hayatın sadece gördüğü kısmından ibaret olmadığını bilir. Görmeye, bilmeye, anlamaya çalışır. Peşine düştüğü düşünceden ibaret bir dünyada bulunmadığından emindir. Düşüncelerini geliştirir. Ve anlar ki, yaşamakta olduğu hayat, sırlarla dolu gizemli bir maceradır. Zeka, maceradan hoşlanır. Çünkü, macera, keşif demektir. Öğrenmek demektir, heyecan demektir, hayatın farkına varmak, keyfine ulaşmak demektir. Ve maceraya atılır. Bilinmeyenin esrarlı yollarında karşılaştığı herşey ‘‘bilgi’’ demektir. Gözlerini, kulaklarını, düşüncelerini bilgiye açar. Bu açılımın yarattığı enerjiyle hayatı ve dünyayı kavrar. Bu kavrayış bilincinin yükselmesine, varlığının nedenini keşfetmesine yardımcı olur. Ve bilir ki, hayat ne mahkumiyet yeridir, ne de kaçılması gereken bir yer...Bilir ki, dünya tek bir düşünceyle yaratılmamış. Düşündükçe, düşüncenin sınırsız olduğunu anlar. Bu demektir ki, hayat da sınırsızdır. Düşünce sınırını aşmaktadır. Çünkü, düşünceyi oluşturan, bilgidir. Ve bilgi yaşadıkça ulaşılan bir sonsuzluğa sahiptir. Demek ki, bilmek için yaşamak gerekir. ‘‘Ölüm deneyimini nasıl olsa bir gün tecrübe edeceğiz. Ha bugün, ha iki yıl sonra, ne farkeder?’’ diyenlere iki yıllık bir farkın azımsanmayacak tecrübelerle dolu olduğunu söylemek istiyorum. Hatta ‘‘bir gün’’ dahi öylesine önemlidir ki, bütün bir sene boyunca elde edilemeyecek bilgiyi bir gün içinde aniden öğreniverir ve olağanüstü bir hal içinde kendinizi buluverirsiniz. Pek çok kişinin hayatında böylesi unutulmaz günler vardır ve hayatın değeri dakikaların içinde saklıdır. İşte, böylesi bir açıklama da hayata bakışın bir başka boyutur. Ve hayata nereden bakarsanız, sadece onu görürsünüz. Hacı Bektaş Veli'nin kadın-erkek ayrımı üzerine söyledikleri hayata bakmanın ince bir örneği. Şimdi intihar ve hayat derken kadın-erkek de nereden çıktı diyebilirsiniz. Ancak, kadın ve erkek dünyanın iki farklı halini sembolize ediyor. Negatif-pozitif, madde-mana, hayat-ölüm. Ve Av. Özer Baysangil ‘‘Bir yaşam üzerine sentezler’’ adlı kitabını işaretleyip bana göndermiş. Sağolsun, pek de iyi yapmış. Hem yazmakla hem de bana postalamakla. Böylece kitabın içinden Hacı Bektaş Veli'nin dediklerini size aktarıyorum; ‘‘Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde\Hakkın yarattığı her şey, yerli yerinde\Bizim nazarımızda, kadın-erkek farkı yok.\Noksanlık da, eksiklik de, senin görüşlerinde.’’Hayat, bizim görüşlerimizden ibaret olduğuna göre, görmeyi bilmek için yaşamak gerek diyorum, Yasemin'ce...
Yazının Devamını Oku

Yasemin'ce

28 Mart 1998
Petrol kömür ve yangınlarDünyanın dört bir tarafında meydana gelen felaketleri sadece ‘‘El nino’’ ile açıklamaya çalışmak büyük bir hata olur. Bilinen bir gerçek var ki, ‘‘El nino’’ bugün ortaya çıkmış ve şu andaki büyük felaketlere neden olan bir durum değil. Elbette ki, geçtiği bölgelere felaketlerini de beraberinde götürüyor. Ancak, bugün için, dünyanın hemen bütün bölgelerinde yaşanan doğal felaketlerin hepsini El Nino'ya bağlamak, içinde bulunduğumuz gerçeklerden kaçmaktan başka bir işe yaramaz. Gerçekler ise, dünyanın küresel bir iklim değişikliği içinde bulunduğunu gösteriyor. Dünyanın iklim değişikliğine neden olan etkilerin başında ise, havadaki karbondioksit oranının artması... Yani iklimin değişmesine düpedüz hava kirliliği neden oluyor. Havayı kirleten en önemli faktör ise, petrol ve kömür. Evet, petrol ve kömürün yanması sonucu havaya karışan karbondioksiti temizleyen ağaçlar ise, süratle yok oluyor. Bu demektir ki, dünyanın akciğerleri ölüyor. Şu anda Brezilya'daki ormanlar yaklaşık üç aydır kesintisiz yanıyor. Tam üç aydır yanmaya devam eden ormanların kapladığı alanı düşünebiliyor musunuz? Yetkililer şu ana kadar yanmış olan alanının yedi bin kilometre kare olduğunu bildiriyorlar. Üstelik şu sıralarda Yağmur ormanlarında devam eden yangına 14 farklı yer daha katılmış. Anlayacağınız yangını söndürmek şöyle dursun yeni yeni yangınlar daha çıkmış ve giderek büyüyor. Bu demektir ki, yanan orman alanı yedi bin kilometre kare ile kalmayacak.Brezilya'nın dışında aynı zamanda üç farklı bölgede daha ormanlar yanıyor. Endonezya, Tayland ve Venezuella. Şimdi bütün bu söndürülememiş olan orman yangınlarını da ilave edecek olursak hesabın ne kadar kabaracağını varın siz düşünün. Neredeyse Türkiye'nin yarısını kaplayacak genişlikte bir alan. Belki de daha fazla... Yangınlardan kalan yerleri de biz temizledik mi, dünya ağaçlardan tamamen temizlenmiş olacak. Böylece dünya da biz de rahat edeceğiz. Ondan sonra ne Orman Bakanlığı, ne ormancılar ne de ağaçları kestin kesmedin kavgaları kalacak... Bilim ve teknolojide boşuna mı çalışmalar yapıyoruz. İşte bugünler için. Nasıl olsa bilim adamları bir yolunu bulup ağaçların görevini makinelere yüklerler, olur biter. Ancak, ne yapacaklarsa, bir an önce yapmaları gerekiyor. Yani, ağaçların üstlendiği ‘‘akciğer’’ işlemini yerine getirecek aletleri bir an önce keşfedip çalıştırmaya başlamaları lazım. Yoksa, dünyayı yarattığımız teknoloji şaheserlerine ve binalara bırakıp gitmek zorundayız. Tabii gidebilmek için de gidecek yerlerin bir an önce bulunması gerekiyor. Yani dünyamızdan başka dünyalar... Yaşayabileceğimiz, soluk alabileceğimiz yerler. Soluk almak, oksijen solumak, biz dünya insanlarının yaşayabilmesi için şart olan bir unsur. Yani şimdilik öyle. Kimbilir, belki zaman içinde değişime uğrayıp oksjien yerine karbondioksit solumayı öğrenebiliriz. Karbondioksitle yaşayabiliriz. Ancak, bu değişimi gerçekleştirebilmek için gerekli olan zaman yok. Ormanlar yavaş yavaş yok olsaydı. Havadaki karbondioksit oranı yavaş yavaş artsaydı, böyle bir mütasyonu gerçekleştirebilirdik, belki. Fakat, öylesine katlanarak, öylesine hızlı bir biçimde kirleniyor ki, alışıp değişmemize fırsat tanımıyor. Üstelik yok olan ağaçların yerine yenilerini dikecek olsak bile öyle hemen ormanlar yetişmiyor. Bir de üstelik ormanla birlikte var olan binlerce çeşit hayvan ve bitki türleri de ortadan kalkıyor. Ağaçlar, hayvanlar, bitkiler ve toprağın özelliklerinin hepsi bir bütün olduğuna göre bu bütünlüğün yarattığı denge de ortadan kalkıyor. Sonuç; Kömür ve petrolün yarattığı kirlilikle birleşen orman yangınları, dünyanın dengesini alt üst ediyor ve iklim değişikliğine neden oluyor diyorum, Yasemin'ce...
Yazının Devamını Oku