1950-1960 arası Türkiye’yi on yıl süreyle yöneten Başbakan Adnan Menderes’i bugünkü nesillerin tanıması için anlatmaya devam edelim.
Çok çapkın bir insandı. İktidara geldiği ilk yıl bir kokteylde o dönemin en ünlü ve güzel opera sanatçısı Soprano Ayhan Aydan’a rastladı ve anında âşık oldu. Derhal yanına giderek ondan çok etkilendiğini söyledi ve ünlü sopranoyu kolundan tuttuğu gibi terasa çıkararak ona ilan-ı aşk etti.
Ayhan Hanım evliydi. Adnan Menderes bunu hiç önemsemedi ve onu kocasından boşattı. O sırada Adnan Bey 50, Aydan ise 25 yaşındaydı.
Genç operacı da kısa sürede bu karizmatik adamın etkisine girdi ve ona âşık oldu.
Yassıada Mahkemesi’nde tanık olarak çağrılan Aydan, Menderes’e âşık olduğunu, kendi isteğiyle ondan hamile kaldığını ancak çocuğunun ölü doğduğunu anlattı.
“Yaşadıklarımdan pişman değilim, çünkü onu hâlâ seviyorum” dedi.
Menderes’in aynı dönemde İstanbul’da da bir sevgilisi vardı. Roman yazarı Suzan Sözen. O da çok güzel bir kadındı ve İstanbul Emniyet Müdürü ile evliydi. Başbakan İstanbul’a geldiği zaman mutlaka Sözen’in Nişantaşı’ndaki evine gider, çoğu kez orada kalırdı.
* * *
Menderes aklına koyduğunu yapan bir insandı. Milliyetçiydi. Kıbrıs’ta Rum yeraltı örgütü EOKA’ya karşı Türk yeraltı örgütü Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kurdurdu ve adaya gizlice silah gönderdi.
Kıbrıs olaylarında Rumlarla çarpışan “Mücahitler” Türk Mukavemet Teşkilatı’nın yetiştirdiği milislerdi.
Menderes dönemin ünlü politikacısı Millet Partisi Lideri Osman Bölükbaşı’na oy veren memleketi Kırşehir’i haritadan silmeye karar verdi ve orayı ilçe yaptı.
Bir ili ilçe yapacak kadar kızmasının nedeni şuydu: O dönemde geçerli olan seçim sistemine göre bir ilde en çok oyu alan parti o ildeki bütün milletvekillerini çıkarmış sayılıyordu.
Menderes’in bütün baskılarına karşın Kırşehir, hemşerisi Osman Bölükbaşı’dan vazgeçmiyor, oylarını onun partisine veriyordu.
* * *
Menderes muhalefeti tümüyle silmek amacıyla Vatan Cephesi’ni kurdu. Radyolarda her gün saatlerce Vatan Cephesi’ne katılanların isimleri okunurdu. Üye olmayanların, hatta ölülerin bile isimleri okunurdu.
Suç icat edilerek politikacılar, gazeteciler, yazarlar sürekli hapse atılırdı.
Hemen her gün gazetelerin bazı bölümleri beyaz çıkardı. Son dakikada yasaklanan haber ve yazıların yerine başka haber ve yazı konamayacağı için o bölümler sayfalardan kazınırdı.
Türkiye’nin dünyadaki imajını berbat eden 6-7 Eylül olaylarında Menderes hükümetinin çok büyük ihmali vardı.
Geç alınan önlemler nedeniyle olaylar çok büyüdü ve İstanbul’daki Rumların malları mülkleri yakılıp yıkılarak yağma edildi. Türkiye bunun faturasını çok ağır ödedi.
Menderes despotizminin belki de bardağı taşıran son damlası Tahkikat Komisyonu çılgınlığı oldu.
Başbakan o kadar kontrolden çıkmıştı ki Meclis’te iktidar milletvekillerinin üye olduğu, yargının bütün yetkilerine sahip bir mahkeme kurdurdu.
Demokrasilerde ve hukuk devletinde kabul edilemeyecek olan bu olay tam bir diktatörlüktü.
Tahkikat Komisyonu bir mahkeme gibi yargılama yapıyor ve mahkûmiyet kararı veriyordu.
Menderes’in hazırlattığı yasaya göre Tahkikat Komisyonu’nun kararlarına itiraz da edilemiyordu. Kararlar kesindi.
İşte Menderes’in demokrasisi böyleydi.
O bir konuşmasında muhalefete “Allah bana idam sehpası kurmayı inşallah nasip etmez” diye tehdit savuracak kadar da çıldırmıştı.