Ama gazeteciliğin ustaları “Haber beklemez” der. Bilic, muhabbetimiz sırasında günlerdir spor medyasının gündemine oturan transfer konusunda önemli bir ipucu verdi.
Osmanlıspor-Galatasaray maçının 31’inci dakikasında durumu eşitleyen golü attıktan sonra Burak Yılmaz, tribünlere doğru koşarak el sallamaya başladı. Bu hareketi, kafalardaki “Galatasaray’a veda mı ediyor?” sorusunu iyice ayyuka çıkardı!
Yakalamışken konuyu bir numaralı muhatabına sordum: “Sayın Bilic, her kafadan bir ses çıkıyor. Burak Yılmaz’ın transfer listenizde olduğu doğru mu? Cumartesi günkü beraberlik golünden sonra seyirciye salladığı o el bize veda, size merhaba anlamına mı geliyor?”
Biraz düşündü, sigarasından derin bir nefes aldı ve her zamanki o “cool” tavrıyla, lafı evirip çevirmeden, net bir şekilde cevap verdi: “West Ham’da forvet sorunu var. Ama sonuçta her şey kulübün bu dönemde transfer yapıp yapmayacağı kararına bağlı. Eğer yönetim yeni oyuncu alınmasına sıcak bakarsa, Burak ve Emenike listemde yer alıyor. İkisi de dünyanın her yerinde oynayabilecek kalitede futbolcular. Burak çok iyi bir golcü.”
“Peki bu cebinizdeki listede kaç kişinin adı var?” diye dayanamayıp sordum. “Merak etme, öyle 15-20 kişi değil, sadece birkaç isim var” dedi.
Havalimanına doğru ilerlerken “Ee hazır gitmişken, birkaç yeni yer de görürüm, tebdil-i mekanda ferahlık vardır” gibi kafamda uçuşan cümlelerin tek rakibi Türk Hava Yolları’ydı...Şirketin yoğun kar yağışı yüzünden kırmızı alarm verilen bir günün sabahında ‘uçağa binmeyi nasıl işkence haline getirebiliriz’ adlı çalışması, o meşhur reklamında bahsedilen dünya markasını mumla arattı bize.Sıfır derecelik dondurucu soğukta, çok düşünceli havayolumuz otobüse balık istifi doldurduğu yolcularını uçağın kapısında, Yeşilköy’ün sabah ayazında dakikalarca bekletti. Haydi bize acımadınız peki oradaki çoluk çocuğa da merhametiniz yok muydu arkadaş! Vallahi o soğukta titreyen benim çocuğum olsa bir daha THY ile uçar mıydım? Hiç sanmıyorum… Neyse efendim lafı daha da uzatmayayım; buyrun biraz ‘tatsız’ başlayan ‘Londra kaçamağımın’ bünyemdeki iz düşümüne...
Müzenin adı İngiliz ama içinde ne ararsan var
Oralara gitmişken dünyanın da sayılı müzelerinden biri olan British Museum’u görmeden İstanbul’a dönmek ayıp olur deyip attım kendimi tarihin kollarına.Girişin ücretsiz olduğunu öğrenince müzeyle aramda ilk görüşte aşk başladı. Üstüne bir de içeride fotoğraf çekmenin serbest olduğunu duyunca, ‘Oğlum İzzet sen istedin tek göz, Allah verdi iki badem göz’ dedim içimden...
Bir günde gez gez bitirilemeyecek devasalıkta olmasıyla gözümde daha da efsaneleşmeye başlıyordu ki, her aşkta olduğu gibi yine erken davrandığımı fark ettim.Adına British demişler ama ortada İngilizler’e ait neredeyse hiç eser yok! Adamlar resmen her milletten tarihi eserleri çalıp çalıp sergilemiş. Ohh ne güzel iş!En çok tarihi eserin aparıldığı ülkelerin başında da Mısır ve Türkiye geliyormuş. Ne yani yoksa bununla gururlanmam mı gerekiyordu? Normalde yurtdışında bize ait herhangi bir şey gördüm mü hemen gururlanırım çünkü ben...
Madame Tussauds müzesinde Atatürk’ün balmumu heykelini gördüğümde nasıl da göğsüm kabarıp mutlu olmuştum. Ama gel gör ki, British Museum’da karşı karşıya kaldığım durum hiç de öyle değildi!
Öylesine zihinlere yer eden bir karakter ortaya koydu ki Kurtlar Vadisi’nin “Memati”sinde, çoğumuz adını bile bilmiyoruz; kısaca Memati diyoruz... Ancak öte yandan oyunculuk mesleğine ömrünü adayacak kadar da tutkun bu işe. Şimdilerde Geym of Bizans’taki komik Gazi Magosa tiplemesiyle güldürüyor sevenlerini. Pek yakında da yeni dizisinde, yine bir başka ağır abi rolünde izleyeceğiz onu. İşte bu pazar müthiş esprili, bir o kadar da eğlenceli, ailesine ve işine her şeyin ötesinde bağlı, güler yüzlü bir oyuncuyla, Gürkan Uygun’la konuştum. Ben onda, dizilerde gördüğüm o sert adamın tam da aksine, yumuşacık bir yürek buldum. Bakalım sizler neler göreceksiniz?
*Sanırım “Ordu’nun dereleri aksa yukarı aksa/Vermem seni ellere Ordu üstüme kalksa” türküsünü dinleyerek büyüdün...
- Yok abi ne alaka?
*Yahu Ordulu değil misin sen?
- (Gülüyor) Sağ olsun internette bir arkadaş öyle yazmış. Bir deli kuyuya taş atmış, bin akıllı çıkartamamış misali bu da yayılınca herkes beni Ordulu sanmaya başladı ama aslen Gürcü kökenli, Sakaryalıyız. Ben de babamın berberlik yapmak için gittiği İzmit’te dünyaya geldim.
*Memati gibi rol ve racon kesmeye İzmit sokaklarında mı başladın?
- Ee yani (gülüyor). Şaka bir yana, gönlüm tiyatroya lise döneminde kaydı. O amatör tiyatro senin bu amatör tiyatro benim dolaştıktan sonra İstanbul’da konservatuvar sınavlarına girdim. Ardından da Yıldız (Kenter) ve Haldun (Dormen) Hoca’dan aldığımız eğitimlerle ta bugünlere geldik işte.
İnanın tüm anlatacaklarımın müsebbibi; bu satırların sahibi Virginia Woolf... 1800’lü yılların sonunda dünyaya gelen, zamanın ötesindeki bu efsane yazar, içindeki derin karanlıkla pek çok kuşağı aydınlattı. Onun hayatıyla ilgili satır başlarını okurken, Londra vaktimin geldiğini fark ettim.
CEBİME TAŞ DOLDURUP KENDİMİ NEHRE Mİ ATSAYDIM?
Son günlerde “Dünya nereye koşuyor?”, “İzzet’in suçu ne?” hesaplarını yapmaktan hafiften cozutmaya başlamıştım.
Woolf gibi ceplerime taş doldurup kendime nehire atmak istemediğimden bana “iyi gelen” bu şehre gidip, biraz olsun ruhumu “şarj etmeyi” seçtim.
Oldum olası sevmişimdir Londra’yı... Amerika desen Amerika değil, Avrupa desen hiç değil, tıpkı benim gibi karmakarışık, hafif “şizofren” bir atmosferi var bu puslu ve büyülü şehrin.
Mutat uğrak yerlerimi gezince, onların da benim gibi keyifsiz olduğunu hissettim. Ama yine de yeni yerler dolaştım, gücüm el verdiğince eğlenmeye çalıştım, “depresif paltomu” o diyarlarda bırakmaya niyetlenip geri döndüm...
Hangimiz bir Sezen namesinde hüzünlenip, onun dizeleriyle efkarlı bir akşamda demlenerek, biten bir sevdanın arkasından gözyaşlarına boğulmadık! İster sevin, ister nefret edin ama kabul etmemiz gereken bir gerçek var ki o da, Sezen Aksu’nun bu toplumun duygusal DNA’sına şekil veren ve pamuklara sarıp sarmalamamız gereken büyük bir ozan olduğudur...
Her ne kadar kimi zaman aykırı söylemlerde bulunsa da, bana sorarsanız ondan ne siyasi bir bedel istemeli, ne de hesap sormalıyız! Tamam tamam lafı daha fazla uzatmadan, buyrun efendim benim gözümden Minik Serçe’nin sahnelere veda konserinin istikşafi fotoğrafına...
BENİMLE ÇEKİLECEK FOTOĞRAFIN SANA HİÇ FAYDASI YOK
Sezen geceye en damar şarkılarıyla başladı. Hepimiz adeta büyülenmiş gibi onu izliyorduk. Derken üçüncü şarkının sonunda, çağımızın vebası ‘selfie sendromuna’ yakalanmış hayranlarından biri, oturduğu yerden “Yalvarırım beraber bir fotoğraf çektirelim” diye bağırmaya başladı.
Elbette hayranı olan genç kızların kalplerini fethetmiş ama verdiği pozitif elektrikle aynı zamanda da hepimizin kardeşi, arkadaşı haline geldi. Şu sıralar başrolleri Murat Boz ve Aslı Enver’le paylaştıkları “Kardeşim Benim”le sevenlerini selamlıyor. Burak Özçivit’le Avusturya polisini ayağa kaldıran Fahriye Evcen’li Viyana macerasından yeni filmine, mesaisi bitmez tükenmez dizi setlerinden geleceğe dair projelerine ve ailesinin hikayesine kadar keyifli bir sohbet yaptık. Buyrunuz efendim...
*Duygulandıran jönden güldüren jöne hızlı bir yatay geçiş yaptın. Komediye el atarsam karizmam çizilir diye hiç korkmadın mı?
- Oyuncunun görevi farklı rollere bürünmek değil mi? Zaten benim ilk oynadığım dizi de komediydi. Aslına bakarsan, günlük hayatımda bayağı eğlenceli bir tip olduğum için, komediye daha yakın olduğumu
düşünüyorum.
*Ne çektin be Burak bu dizilerde, ne çektin! Bu film tutarsa üstüne bir de komedi dizisi patlat da yüzün gülsün...
- Sanmıyorum ama yine de belli olmaz, hayat bu! Dizilerde kanıksanmış bir kariyerim olduğu için, televizyonda daha dramatik rolleri tercih ediyorum. Fakat iş sinemaya gelince, hedefim ağırlıklı olarak komedi yapmak... Hoş, “Aşk Sana Benzer”de bunu gerçekleştiremedim ama “Kardeşim Benim” üzerinde çalışmaya başlandığı ilk günden beri komedi unsuru ağır basan bir film olarak tasarlandı.
İşte kahramanımız öylesine gizemli, öylesine büyülü ve bir o kadar da yetenekli...
Kimileri için modern çağın Da Vinci’si o! O kadar ki, 2010’da Time, Obama ve Steve Jobs’ın da içinde bulunduğu “Dünyanın En Etkili 100 Kişisi” listesine onun adını da dahil etti. Kendisi dışındaki 99 kişiyi bütün dünya tanıyordu. Geçen yıllarda da değişen hiçbir şey olmadı. O yaptığı fevkaladenin fevkinde işlerle kendinden konuşturmaya ve gizemini korumaya devam etti.
Tıpkı bir zamanların o efsane romanı Şibumi’nin yazarı Trevanian gibi... Gerçi Trevanian’ın sonradan kimliği deşifre oldu ancak hâlâ mezarının yeri gizemini koruyor...
“İzzet ne anlatıyorsun. Dün bütün gazetelerde serginin açılışıyla ilgili onlarca haber okuduk. Meslektaşlarının alayından gol yemişsin, burada bize neyin ahkamını kesiyorsun?” dediğinizi duyar gibiyim. Oysa anlatacaklarım bambaşka çünkü naçizane bendeniz bizzat “The Art of Banksy” sergisinin küratörü ve yüzünü gören ender isimlerden biri Steve (Lazarides) ile muhabbet ettim. Hâl böyle olmasa zaten hiç oturmazdım klavyenin başına!
Ertuğrul Özkök, yeni yılın ilk günü işte böyle bir yazı kaleme alıp, kendi beğenisine göre, Ferdi Özbeğen’den Zeki Müren’e, Sezen Aksu’dan Ajda Pekkan’a uzanan ‘En Romantik 15 Türk Şarkısı’nı listelemiş.
Şarkıları yorumlayanların çoğunda kendisiyle hemfikirdim. Ama iş seçtiği şarkılara gelince, ona hiç de katılmadığımı fark ettim.
Oturdum, derin hoşgörüsüne sığınarak ben de kendi ‘En Romantik 15 Türk Şarkısı’ listemi hazırladım.
1 Listenin en tepesine Ferdi Özbeğen’in Büklüm Büklüm’ünü koymuş Ertuğrul Bey. Yazının vesilesi de biraz bu şarkı zaten. Oysa benim için Ferdi Özbeğen demek, ‘Ben o zaman ölürüm’ demek...