Hayat her şeyimle geç başladı...
Öğleye doğru bir arkadaşım aradı ve “Twitter’da TT oldun” dedi...
İki numaraya kadar çıkmışım.
Gerçi geriye dönüp aradım üçer saat aralıklı listelerde görmedim ama galiba kısa bir süre TT olmuşum.
*
Biraz tuhaf değil mi...
TT olmama neden olan yazımın başlığı şuydu:
“Emin Çölaşan gibi yazmak istiyorum, lakin olmuyor”
“Memleketin bunca meselesi varken sen nelerle meşgulsün... Bak Emin Çölaşan nasıl yazıyor...”
Her defasında açıp Emin Çölaşan nasıl yazıyor diye bakıyorum...
Her defasında hiç şaşırmıyorum...
Çünkü onu Ankara yıllarından tanıdığım günlerden beri her iktidar için hep aynı şeyleri yazıyor...
*
Takdir de ediyorum...
Hiç bıkmıyor, usanmıyor, hep aynı şeyleri yazıyorum demiyor, kendi değişmiyor, konularını hiç değiştirmiyor...
Her gün memleketin en önemli meselelerini yazıyor.
Özeti şuydu:
Her gün 10 bin adım atmanıza gerek yok, 4 bin 400 adım yeterli... Araştırmanın kaynağı da taş gibi sağlamdı: Harvard Üniversitesi...
Öyle olunca da zaten hazır olan ruhumuzu anında rehavet kapladı.
*
Dün sabah Prof. Melih Us aradı... Hani COVID sırasında yıldızı parlayan hoca.
“Sen o araştırmanın ayrıntılarını okudun mu” diye sordu.
Hayır sadece haberi üstünkörü okumuştum.
Prof.
Bu tabutta, hayatının daha baharına bile gelmeden katledilmiş bir kız çocuğu yatıyor...
Gazze’deki İsrail vahşetinden bir hafta önce, Kabil’de Taliban vahşetinin kurbanı oldu.
Taliban canilerinin, Saayed Ul-Shudada okulunun kapısında patlattıkları bombalar 90 çocuğun hayatına mal oldu...
Yani Gazze’de katledilen çocuk sayısından fazla çocuk katledildi...
100 de yaralı var...
Kimdi bu çocuklar?
Okumak için çalışmak zorunda kalan yoksul çocuklardı çoğu...
Ama ben o konuya girmeyeceğim...
Memleketin bunca meselesi varken benim aklım Upper Cihangir’de...
Neden derseniz, Upper Cihangir’in “seviyeli magazincilerinin” üzerine pandemi tembelliği çöktü.
Magazin halısı Upper Cihangir’in altından çekiliyor da haberleri yok..
O yüzden iş yine bana düştü ve bu sosyal sorumluluğumu yerine getiriyorum.
En vahimi de halıyı çeken kim biliyor musunuz...
Türk basınının yarım asırlık eski tüfek siyaset yazarları...
Ama anlatacağım olay o kadar pespaye ki, ancak onların seviyesine inerek böyle bir cümleyle ifade edebildim.
Şimdi şöyle rahat bir koltuğa oturun, arkanıza yaslanın.
Son yıllarda dinlediğiniz en pespaye siyaset kumpaslarından birini anlatacağım...
O AKŞAM YEMEĞİNDE
Şirketin bugüne kadarki ilk Türk CEO’su oldu...
1979’da İstanbul Şişli’de, Kent Sineması’nın arkasındaki bir evde doğdu. Robert Kolej, Boğaziçi Üniversitesi’nden sonra Manchester Business School’da MBA derecesi aldı.
Henüz 42 yaşında ama arkasında ancak çok uzun yıllar boyunca kat edilebilecek bir kariyer var.
Shell’e girdikten sonra çok genç yaşta 21 ülkenin filo yönetim başkanı olarak çalışmış. Almanya dağıtım sisteminin pazarlama konseyi üyesi olmuş.
*
Son yıllarda hayatım İstanbul-İzmir-Urla-Bodrum arasında yollarda geçiyor.
Dolayısıyla o yollarda meydana gelişen büyük dönüşüm ve gelişimin tanığıyım.
Bildiğimiz benzin istasyonları sadece benzin pompa istasyonu olmaktan çıkıp birer alışveriş merkezi haline dönüşüyor.
1) BIYIKTAN İBARET YAZIİŞLERİ BANA ESTETİK GÖRÜNMEDİ
BIYIKTAN ibaret bir yazıişleri bana hiç estetik görünmemişti...
O yüzden Hürriyet’in başında hep bir kadın genel yayın yönetmeni hayal etmiştim.
Birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan bugüne kadar, Ahmet Hakan dahil 10 genel yayın yönetmeni çıktı...
Benim Hürriyet’teki hayalim gerçekleşmedi, ama birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan ikisi, Nurcan Akad ve Neyirre Özkan başka yayın kuruluşlarında genel yayın yönetmeni oldular...
Her ikisi de çok başarılıydı...