Güncelleme Tarihi:
Adını Osmanlı döneminde özgürlük hareketinin bir sembolü olarak inşa edilen ilk ulusal anıttan alan Abide-i Hürriyet Caddesi, Şişli’nin kalbinde yer alır. Bu caddede Osmanlı döneminden günümüze Musevi, Ermeni, Levanten ve Müslümanlar yan yana yürürler, birbirlerinin ayak izlerine basarlar; caminin imamıyla kilisenin papazı vaaz vermeye aynı yoldan gider. Abide-i Hürriyet’e paralel olarak uzanan Hanımefendi Sokak’a 1964 yılında özgürlüğünü ilan ederek sanatsal üretimini gerçekleştirmek için genç bir hanımefendi taşınır. 28 yaşındaki bu genç kadın, Fullbright Bursu ile gittiği Amerika’dan henüz memleketine dönen seramik sanatçısı Candeğer Furtun’dan başkası değildir. Bu zemin katındaki daireyi ona sanat çalışmalarını rahatça üretebilmesi için ailesi tahsis eder.
1936’da İstanbul’da doğan Candeğer Furtun, 1957’de Güzel Sanatlar Akademisi’nde (MSGSÜ) Nurullah Berk’in atölyesinden resim dalında mezun olur, aynı yıl eğitim hayatına İsmail Hakkı Oygar’ın atölyesinde seramik çalışmalarıyla devam eder ve iki yıl içinde yüksek seramik bölümünü tamamlar. İstanbul Üniversitesi Kimya Bölümü’nde kil ve mineral alanında çalışmalar gerçekleştirir. Furtun, o dönemi şu sözlerle anlatıyor: “Yüksek seramik bölümünü bitirdikten sonra işi etraflıca öğrenmek için kimya bölümüne başladım. Türkiye’den gelen tüm toprak ve mineralleri bu bölümde geçirdiğim zaman içinde tanıdım. Ardından bu çalışma da bana yeterli gelmeyince Eczacıbaşı Seramik Fabrikası Sanat Atölyesi’ne geçtim. Burada da bir atölye kuracak kadar bilgim olmadığımı görünce Amerika’ya gittim.”
“ARTER’DE KENDİMLE YENİDEN KARŞILAŞIYORUM”
60 yıl boyunca ürettiği çalışmaları atölyesinde saklayan sanatçı, bu işlerin her birinin ‘zamanın ruhunu taşıyan birer öykü’ olduğunu ve ‘öykülerin yapraklarını dağıtamadığını’ belirtiyor. “İyi ki saklamışım. Çünkü kendimi görmek istedim. Şimdi Arter’de kendimle yeniden karşılaşıyorum” diyor.
Arter’in giriş ve -1’inci katındaki galerilerde yer alan bu retrospektif sergi, Candeğer Furtun’un seramiğe dair özgün yaklaşımları sunmanın yanında, yaşamsal, felsefi, tarihsel, toplumsal ve siyasi sorunsallarla ilişkilenen pratiğinin katmanlarına da ışık tutuyor. Sergiyi gezerken izleyicinin kendisini adeta bir medeniyetler müzesinin ortasında hissediyor olması çok doğal. Çünkü sergi Furtun’un 1960’ların başlarında mezuniyeti için ürettiği çay takımları, tabaklar, çanaklar, vazolar ve sürahileri de kendine konu ediniyor.
Sanatçının Antik Yunan’ın Artemis’inden ve Anadolu’nun Kibele’sinden yola çıkarak şekil verdiği ‘Bereket Tanrıçası’ isimli çalışması, Kapadokya’daki peri bacalarının karakteristik yapısını benimseyen veya Osmanlı mezar taşlarından hareketle ürettiği vazoları, geleneksel hat sanatının kıvrımlarını üç boyuta taşıyan heykelleri, tarih boyunca inançlara, ritüellere ve yaşam biçimlerine eşlik etmiş arketipsel formlara göndermeler barındırır.
Serginin beden kavramını çok sık tekrar ettiği, sonbahar renklerinin de ten rengine evrildiği daha gerçekçi pembe tonlarının hâkim olduğu bölümünde; sanatçının doğa ve beden arasında kurduğu soyut ilişki izleniyor. Kendi elinin kalıbını alarak ürettiği ‘Alkışlayan Eller’ işi ile bir toplumdaki sesi çıkmayanlara adadığı ‘Suskunlar’ serisi aynı mekânda diyalog haline giriyor.
Fiberglastan ürettiği işler birbirinin kopyası gibi görünse de çalışmalarında ufak farklılıklar gözlemleniyor. Daha önce İstanbul Bienali’nde gösterilen ‘Bacaklar’ çalışması, her ne kadar gücü temsil etse de içinin boş olmasıyla aslında ne kadar kırılgan bir yapı olduğunun altını çiziyor.
Candeğer Furtun’un 60 yılda ürettiği işleri kronolojik bir akışta sunan sergi, 17 Nisan 2022’ye kadar Arter’de.