Güncelleme Tarihi:
Gürcistan’ın başkenti Tiflis’ten yaklaşık 200 kilometre, ikinci büyük şehri olan Kutaysi’dense sadece 10 kilometre uzaklıkta olan Tskaltubo, SSCB zamanının (1991’de bağımsızlığını ilan eden Gürcistan yaklaşık 70 yıl SSCB içerisinde yer aldı), doğal mineralli kaynak sularıyla hastalıkların tedavi edildiği en önemli sağlık merkezi. Sanatoryumlarıyla ünlü, küçük bir şehir.
1920’lerde SSCB hükümeti tarafından yaptırılan bu sanatoryumlar yıllarca başarılı devlet çalışanlarına bir çeşit ikramiye görevi görüyor. Termal banyolar, kaplıcalar ve çeşitli sağlık hizmetlerini bünyesinde barındıran bu yenilikçi binalar; ödüllendirilen Sovyet işçisinin, sağlık çalışanları tarafından izlendiği ve tamamen yenilenmiş bir şekilde işinin başına dönmesinin sağlandığı yerler olarak hizmet veriyor.
Bölge, sıcak mineral ve radyoaktif izotoplar içeren su kaynaklarına sahip olması yüzünden bu tür merkezler için çok elverişli. Özellikle solunum, dolaşım, akciğer hastalıkları olan binlerce insan, bu merkezlerde tedavi ediliyor. Moskova ve SSCB’nin bazı büyük şehirlerinden direkt tren ulaşımı olan şehri yılda 100 binin üzerinde hasta ziyaret ediyor. Bacağıyla ilgili sıkıntılar yaşayan Stalin de tedavi için bu merkezlerde konaklayanlar arasında.
Rus elitinin sosyalleşme yeri
Rus ordusuna mensup yüksek rütbeli subaylar, önemli mevkilerdeki memurlar ve Sovyet toplumunun üst tabakasından insanların bir araya geldiği bu ihtişamlı binalar, tedavi merkezi olmanın yanı sıra hareketli bir sosyal yaşantıya da sahne olarak, Rus elitinin yakın ilişkiler içinde bulunmasına hizmet etmiş.
SSCB döneminin sona ermesiyle bu gösterişli yapılar da işlevini yitirip boşaltılmış ve çürümeye bırakılmış.
Yıllardır kaderine terk edilmiş durumda olan zamanının görkemli sarayları bugün, 1992-93’te gerçekleşen Abhaz-Gürcü Savaşı sırasında evlerinden edilmiş bir avuç mülteciye ve zor durumdaki fakir insanlara ev sahipliği yapıyor. Bizim için, çocuksu bir merak ve heyecanla keşfe çıktığımız bu sonu gelmez labirentler, savaş ve hayat mağduru talihsiz insanların endişe içinde belirsiz bir geleceği beklediği geçici barınaklar konumunda.
Anıtsal Roma sütunları, işlemeli tavanlar, göz alıcı kemerlerle dolu verandalar, görkemli yemek salonları, gösteri merkezleri, kütüphaneler, kristal avizeler asılı geniş holler, çuhaları üzerinde masaların çürümeye terk edildiği bilardo salonları, heykellerle süslü havuzlar, cam çatılı kış bahçeleri... Her şey, insanlığın sonunu anlatan hastalıklı bilimkurgu filmlerindeki, aniden patlak veren bir afet sonrası boşaltılmış binaların görüntüleri gibi, yerli yerinde duruyor...
Ana yapıyla yan binaları bağlayan boyası dökülmüş uzun koridorlarda ilerlerken... Hiç tahmin etmediğin bir kapı, döşemesi yırtık, tozlu koltuklarıyla sessizliğe gömülmüş bir tiyatro salonuna açıldığında... Tavanı çökmek üzere olan bir odada, yere yan yatmış, ayakları kırık kuyruklu bir piyanoyla karşılaştığında... Duvarlarında, eski şaşaalı günlerin artık renkleri solmuş resimleri olan, yüksek tavanlı bir balo salonunu gezerken... Turkuvaz rengi kubbelere sahip geniş bir terasın, ölü sarmaşıklarla kaplanmış mermer sütunları arasından bahçeyi seyrederken... Zamanında buralarda yaşanmış şatafatlı hayatın uğultularını duyar gibi oluyor insan.
Sanatoryumları şaşkınlık içinde gezmeye başladığım ilk gün, gördüğüm her büyüleyici mekândan sonra aklımda aynı sorular dönüp duruyordu.
Nasıl olur da böylesine muazzam bir mimariye sahip devasa binalar bu kadar zaman bu şekilde başıboş kalır ve bugünün vahşi kapitalist dünyasının kaydından çoktan düşmüş bir avuç garibanın kullanımına bırakılabilir? Ve biz nasıl oluyor da hiçbir engelle karşılaşmadan, bizi durduracak kimseye rastlamadan, kafamıza göre bu mekânlara girip istediğimiz gibi çekim yapabiliyoruz?
Bir kısmı satılıp boşaltılmış bile
İlerleyen günlerde, binalardan birinin avlusunda gezinirken yan bölümün balkonunda, korkuluğa yaslanmış kitap okuyan, 50’li yaşlarda, düzgün giyimli bir kadın gördüm. Uzaktan birkaç fotoğrafını çektim. Beni fark ettiğinde de kibarca selamlaştık. Buraların bugünkü sakinleri gibi ürkek biri değildi, kim olduğunu merak ettim. Yan tarafa geçip tanıştım. Binalarda yaşayan zor durumdaki insanlara gıda, sağlık, eğitim gibi konularda yardımcı olan güzel kalpli bir öğretmenmiş. Bir-iki saati beraber geçirme şansımız oldu. SSCB dağıldıktan sonraki süreçte; Kafkasya bölgesindeki siyasi istikrarsızlıklar, savaşlar, ekonomik krizler buralardaki yüksek bütçeli yatırımların önünü kesmiş. Rusların bu benzersiz yapıları da yıllarca arafta kalmış. Ama artık farklı bir dünya düzeni var, bu insanların uzun süre buralarda barınmasına izin verilmeyeceği çok açık bir gerçek. Efsanevi binaların bir kısmı çoktan yatırımcılara satılıp boşaltılmış bile. Büyük ihtimalle, kısa bir süre içerisinde tamamı, bu korku dolu bakışlara sahip, munis insanlardan temizlenip, çok yıldızlı oteller yapılmak üzere sistemin ellerine teslim edilecek.
Sovyet döneminin debdebeli sosyal yaşantısına, sonraları Kafkaslar’daki sonu gelmeyen siyasi gerilimlerin mağdurlarının yokluk içinde geçen yıllarına tanıklık etmiş bu güngörmüş yapılar için, zamanın ruhunu taşıyan tuhaf ve yeni bir dönem başlayacak...
Esrarengiz binadaki şatafatlı hayat
Fotoğrafçılık bana muhtemelen hayatımın hiçbir döneminde göremeyeceğim uzak diyarların yolunu açtı. Yaşamın tınısını farklı tonlardan duyan insanlara dokunmamı sağladı. Küçük dünyamın sınırlarını genişletti. Çektiğim binlerce fotoğrafla binlerce farklı hikâye girdi hayatıma… Sonsuz bir merak, heyecan ve hevesle çıktığım seyahatler unutulmaz sürprizlerle karşılaşmamı sağladı. Tskaltubo şehrinin sanatoryumları bu sürprizlerden biri.
“Rus ordusuna mensup yüksek rütbeli subaylar, önemli mevkilerdeki memurlar ve Sovyet toplumunun üst tabakasından insanların bir araya geldiği bu Metal Sanatoryum gibi ihtişamlı binalar, tedavi merkezi olmanın yanı sıra hareketli bir sosyal yaşantıya da sahne olarak, Rus elitinin yakın ilişkiler içinde bulunmasına hizmet ediyor.”